• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    YALIKAVAK…

    Yalıkavak  ilan-ı aşk ettiğim pembe tekerlekli faytonun adıydı. Yarım kalmış, hiç eskimemiş bir aşkın hikâyesi…

    Çok yeniydik. Şehirde her şey yeniydi aslında. Büyük Mustafa henüz Mustafa Denizli’ydi. Yeni olmamıza rağmen benim de, Büyük Mustafa’nın da anlaşılmamaya dair endişeleri yoktu. Kırk yıldır birbiriyle meşk eden âşıklar gibiydi o yıl bütün yeniler. Altay’da iyi gitmişti o sene, tıpkı benim gibi. Aklımda olan hiçbir ayrıntı sekteye uğramamıştı. Altay içerde dışarıda bütün İstanbul takımlarını alt etmişti. Ben de güzelim kadının üniversitedeki âşıklarından tut, çevresinde ona hayran olan herkesi saf dışı bırakmıştım.

    “Papatyalar” diyordu. “Kelebekler” diyordu en mutlu olduğu anlarda. Yanında balonlara tekmeler atıyordum. Gülüyordum her defasında kahkahalarımı saklamadan. Büyülü olan kelimeler bulamıyordum yanındayken, sıradandı. Aslında bir o kadar da “Ben” demekten uzak. Ve bir o kadar da “Biz” demeye özen gösteren bir “Ben” vardı karşısında. Her buluşmamıza özenle hazırlanıyordum. En güzel kokuyu boynuma sürüp, dişetlerimi kanatırcasına fırçalıyordum ağzımın içini. Köselelerimi boyayıp, hatta boyamakla kalmayıp üstünde yemek yenecek kıvamda temizliyordum, altını üstünü, sağını solunu… Ayda bir kez buluşurduk ya da buluşmazdık. O günleri iple çekerdim. Bana baktığı her an gülümsüyordu ve gülümsemek onun için vardı. “Önemli olan acılara gülümsemek” derdi… Yılların tecrübesini gözlerinde ve aklının bir köşesinde biriktirmiş olgun ihtiyarlar gibi. Yine hiç olmadık bir an kendisine hayranlık uyandırıyordu.

    Elini tutup onu ilk öptüğüm gün 95 plakalı pembe tekerlekli faytona binmek üzereydik. Orada belli etmiştim niyetimi. İlk zamanlar ayda bir kez gördüğüm kadına fena halde kaptırmıştım kendimi. İlan-ı aşk ederken faytoncunun bizi duymaması için sessiz konuştum. Sonra kime ne, dedim. Çakır gözlerini, sarı pardösünün arasından fırlayan, zarafete zarafet katan vücudunu görmeden ölme, diyordum sessiz çığlıkların arasında herkese. Ya da görmeyin, insanoğlu iyiyi ve güzeli kendine saklamakla mükellefmiş gibi hisseder ya, işte bende de o zaaftan var.

    Buluşmalarımız sıklaşmaya başlamıştı. Daha ötesine gitmiş, evine kadar girip çıkmaya başlamıştım. Devir devran devri değil, sanki bir merdaneli çamaşır makinesiydi. Dönüyor olduğu yerde.” Bundan elli yıl kadar önce de bizim atalarımıza gün yüzü yaşatmamışsınız, şimdi de aynı cam öfke var mevcudiyetinizde.”  Omuzlarımı düşüren, yüzümü sündüren bir konuşmaydı bu. Dudaklarını yanaklarına doğru çekip gözlerinin içine yerleşen mahcubiyet gölgesi daha da güzelleştirdi onu. Söylediği sözlerden sonra elini uzattı. “Ama sen farklısın…” Birbirimize sabaha kadar dokunduğumuz gecenin ertesinde yumrukları indirmeye başlamıştı mideme. Avucunun içini öpüp kokusunu içime çekerken, ben farklı olmak istemiyordum. Fazla heveslenme, bu işin sonu yok, der gibiydi. O daha kibar cümleler seçmişti. “Aramızda fark var. Ben hep bir adım öndeyim senden…” Dayanamadım ve konuştum… “Koşup geçerim, düşmem de ben, hatta düşsem bile bir daha kalkar bir daha koşarım,” dedim. Gülümsedi. Sadece gülümsedi. Elini bırakıp ayağını kaldırdım, topuğunu öptüm. “Ömrüm” dedim, gözlerinin içine bakarak. “Beni bu kadar seviyor musun?” dedi. “Bilsen… Bilsen, nefesin kesilir, en ağır hastalara şifa veren ellerin tutmaz, nabzın tek haneli rakamlarda cirit atar…” dedim.

    Bayramyeri’nin manzarası en güzel evinde oturuyordu. En büyük zevki özel günlerde geçen fener alayları ve arada bir geçen otomobilleri seyretmekti. Tepeden tepeden, hissettirmeden bakmak, kılı kırk yaran düşüncelerle herkese anlam biçmek… Tuhaf rastlantısı olmasa da yabancılığını, “Körfez manzaralı evim…” diye başladığı cümlelerde belli ediyordu. Buraya ait olmadığını fısıldayan bir dost gibiydi. Veyahut da ait olmak isteyen bir arkadaştı. Zira hiçbir İzmirli, Kordon’dan Körfez diye bahsetmiyordu. Bu, beynelmilel bir kuraldı İzmirliler arasında…

    Geçmişinin büyük bir kısmı, ada hapishanelerinin zindanlarından daha sağlam korunaklarda saklıydı. Kendisi bile ulaşamıyordu çoğu zaman. Korkuyordu. Masumiyetinin gizlediği ve kendinin bile bilmediği hislere sahipti içinde. Bu hisleri bilmemesi, haberdar olmaması ve bilmeden kullanmaya kalkması, her defasında içimi acıtmıştı.

    Sonra günler haftaları kovaladı. Hiçbir şey olduğu gibi gitmezken, onun kaçışı benim kovalayışımı zapt edemezken, yüz yılda bir ortaya çıkacak bendeki kıskançlık krizi, minimal bir gönül macerasında evin kapısını yüzüme duvar etti. Daha sonralarda evinin pencerelerinden sarkan kocaman bir yazıyla karşılaştım, “Kiralık…” Benimki İzmir’i terk etmiş. Aylarca aradım, nerelerdedir, diye dövündüm. Kordon’un adını bile bilmiyordu. Zaten bu şehir sana göre değildi, dedim kendi kendime.

    Son vedalaşmamız 95’in kahvesinin önünde olmuştu. Yeni açılmıştı, köşe dükkânı derme çatma toplayıp dinlenme durağı. Yazın gençler önünde oturup soğuk oralet içerlerdi. Yıllarca ne o kahvenin yakınından, ne de o sokağın kıyısından geçmedim. Ta ki dün, günü geçen elektrik faturalarının alındığı veznenin o sokağa taşındığını öğrenene kadar… Önce “95 Kuruyemiş” e, sonra “95 Manav” a ve en sonunda “95’in Kahvesi” ne rastladım. Yeni öğrendim ki, o 95 plakalı faytonun sahibi ekmek arabasını satıp bu kahveyi açmış. Kendisi işletmede pek başarılı olamayacak ki devretmiş. Ben de sevmek konusunda başarılı olamamıştım, 95’in sahibi kadar cesur değildim ki, bir değişikliğe hiç kalkışmadım. Kahvenin ilk sahibini içimden efendice tebrik edip o sokaktan işim bittikten sonra hızla uzaklaştım…


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları