Yıldız, kendisini değil yansıttığını temsil eder. Yıldız kendisini değil, kendisinden yansıyanı temsil eder. Yıldız kendisini değil, kendisine bakıldığında görüleni temsil eder.
Yıldız, kendisiyle temsil ettiği arasındaki mesafe büyüdükçe yıldızlaşır.
Yıldız kendisinden uzaklaştıkça görüntüsü netleşen, parlaklaşandır.
Bir fotoğrafçı eğer yıldızların fotoğrafını çekmekle iştigal ediyorsa, her defasında aynı sorunla karşı karşıya kalır: Işık mı, obje mi? Işığın mı peşine düşmelidir, objenin mi? Her zaman olduğu gibi ikisinin bir dengesini, yeni bir ilişkisini kurması neden mümkün olamıyordur?
Başka çekimlerde birbirini destekleyen, biri diğerinden destek alan, dahası birbirlerini görünür kılan, fotoğraf karesinde mümkün kılan ve bu yüzden de fotoğrafçıya işini sağlayan ışık-obje ilişkisi, söz konusu bir yıldızın çekimi ise, fotoğrafçıya sorun çıkarır.
Obje ve ışık, bir yıldız söz konusu olduğunda hem aynı şeydir hem de birbirinden çok farklı iki şey.
Fotoğrafçı, bir yıldızın çehresine yönelttiğinde objektifini, bu uzun mesafenin neresinde durması, ne kadar ışık alması gerektiğini saptamakta zorlanır.
Obje, kendisinden yansıyan ışığa o kadar benzer ki, benzemiştir ki, her an sadece bir göz kamaşmasını çekme tehlikesiyle karşı karşıyadır fotoğrafçı.
Ya da bu göz kamaşması o kadar korkutur ki fotoğrafçıyı, bu yüzden, bu yüzdeki gerçeği kaybetmekten o kadar korkar ki fotoğrafçı bu ışıkta, bu kadar ışıkta, ışıktan kaçar ve kaçtıkça yıldızını, yani çekim objesini de kaybeder.
Elinde kalan karanlıktır, bir yıldız değil artık.
Her iki durumda da fotoğraf bir fırsat olarak kaçırılmış olur.
Fotoğrafçının, bir özne olarak, deklanşöre basan eylemci olarak yıldız ile yıldızın temsil ettiğinin, temsil ettiği ışığın ya da yıldızı temsil eden ışığın, obje ile ışığın arasına girişi bir “yıldız tutulması”na da yol açar.
Fotoğrafçının karanlığının objenin üzerine düşmesi ya da objektifin alacağı ışığı kesmesi de tehlikeli bir durumdur yıldız fotoğrafçısı için.
Bu durumda da yıldızını kaybeder fotoğrafçı.
Philippe Halsman, bu iki sorunu iki farklı yöntemi bazen aynı karede bazen de farklı karelerde uygulayarak aşıyor ve yıldızdan gerçeği, gerçekten yıldızı üretiyor.
Halsman, çektiği bütün ünlü kişlerde hem ünlerini hem kendilerini göstermeyi başarıyor.
Işık-obje ikilemini Halsman sık sık poz içinde hareketi üreterek, hareketli pozlar üreterek aşıyor.
Zıplayan, dans eden yıldızlar böylelikle ışıkla o eski, o her zamanki ilişkilerinin, bağlantılarının, bağımlılıklarının içinde yeni bir ilişki, yeni bir bağlantı, yeni bir bağımlılık oluşturuyorlar. Bu yeni durum bir kaymadır. İşte bu obje-ışık kaymasının açtığı yeni alanda fotoğraf, yıldız fotoğrafı, hem yıldızın hem de yıldızın temsil ettiği-yıldızı temsil eden ışığın saptanması mümkün oluyor. Hem insan hem yıldız görünür oluyor.
Halsman’ın yıldızın üzerine kendi gölgesinin düşmesini, yıldızın ışığını kendi mevcutiyetinin kesmesini engellemek için kullandığı yöntem ise, kendisini, bir fotoğrafçı olarak, bir eylemci olarak hem yıldıza hem de o yıldız fotoğrafına bakanlara iyice hissetirmesidir.
Yıldız sadece kendisi ve ışığı ile değil, Halsman ile de meşguldür poz verirken.
Yıldız artık sadece ışığını değil fotoğrafçıyı da temsil etmektedir.
Fotoğrafçı da yıldızdan yansıyan bir şey olmuştur. Yıldızın bir parçası olmuştur.
O denli meşguldür çünkü yıldız fotoğrafçıyla.
Fotoğrafçı da artık ışığın bir parçası olmuştur.
O denli etkilemiştir yıldızı, yansımıştır yıldızdan çünkü.
Böylece hem ışığını kesip onu gölgeleyerek, hem de üzerine ışığını geri gönderip onu aydınlatarak yıldızı bu gelgit içinde bir fotoğraf objesi kılar Halsman
Bütün bu yıldız fotoğraflarının içinde beni en çok onun Einstein fotoğrafı etkiler.
Halsman’a değil dünyanın gidişatına bakıp, beklenmedik bir anda, çekim anında ışığını söndürüp hüzne dalmış Einstein.







