• Döviz Kurları
    Puan Durumu
      YOL HİKÂYELERİ

                                                                        

    Bir varmış bir yokmuş, diye başlar bütün hikâyeler…  Sonra da “az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik; bir de baktık ki bir arpa boyu yol gittik” diye de devam eder… Dünyaya geldik geleli hepimiz bir yola gitmiyor muyuz? Bazen hedefi bellidir yolun, bazen de nereye gittiğimizi dahi bilmeden yürür gideriz. Bazı zaman az yol çok uzun gelir, bazen de uzun yol bir çırpıda bitiverir. Yolun uzunluğu ya da kısalığından ziyade kiminle ve ne için gittiğimizdir önemli olan…

    Devletler, yollarıyla, viyadükleri ve köprüleriyle hatta bunları geçmesine yardımcı araçlarıyla övünür. Trenler, metrolar, otobüsler ya da uçaklar hepsi de insanlara yardımcı olmaları için geliştirilmiş taşıyıcı araçlardır. Elbette telekomünikasyon araçları da bu övünçten nasibini alır. Peki, tüm bunlar modern insanı tarife yeterli midir? Yeterli olmadığını hepimiz gibi bizi yönetenler de biliyor.

    Adalet, eğitim ve sağlık konularında ne durumdayız. Biraz araştırdığımızda önümüze çıkan rakamlar bu konularda ne kadar eksik olduğumuzu da belirler. Evet, çok okul binamız var, çok da hastanelerimiz hatta adına adalet sarayı dediğimiz devasa yapılarımız da epeyce var… Peki, bu yeterli mi sizce? Yolda rast geldiğimiz herhangi birine sorduğumuz da ne çok eksik olduğumuzun da farkına varıyoruz. Türkiye OECD ülkeleri arasında eğitim sıralamasında 38 ülke arasındaki sıralamada 35. Sırayı aldı.

    Geçen günkü yağmur ve fırtına sonucunda İstanbul’un düştüğü durumu hepimiz gördük. Doğanın dengesinin bozulduğu İstanbul, bu durumun doğurduğu sonuçların bedelini çok ağır bir şekilde ödedi. Biz de ödedik. Koca şehrin yeşil oranı sadece %2,5…

    Arka bahçemizdeki kocaman eski duvar iki gün önce belediyeye bildirmiş olmamıza karşın pazar sabahı yıkıldı. Yok, kimseye bir zarar gelmedi. İyi ki de gelmedi, ya gelseydi. Lâkin geçen yıl dikilen bodur nar ve yaseminimiz koca duvarın altında kaldı. Yaşıyorlar mı, ya da bu köhne dünyayı yaşamaya değer bulurlar mı bilmiyorum. Hoş asmanın da durumu parlak değil, üstündeki ağırlığı aldım, ama…  O bahçe için ne çok emek verdik. Güller, papatyalar, karanfil ve lavantalar, sardunyalar hepsi de perişanlar…  Salyangozlar dahi o ölümcül yıkımdan nasibini aldı.

    Ya Karadeniz gibi olsaydı, insanlar o göçüklerin, sellerin altında kalsaydı. Evin kedileri birkaç gündür dışarıya çıkamıyor. Her gün bahçede cirit atan kediler nedenini de bilmiyor tabi ki… Sadece miyavlıyorlar…

    Arka bahçenin şimdi yıkılan duvarının ardında eski, harap hatta oldukça metruk bir bina var. Yıkım kararı alınmış. İzinler, yapı ruhsatı ve harçlar da tamam… Tamam, olmasına tamam da, yıkamıyorlar. Perili gibi görünen binada iki kişi oturuyor. Ayrı ayrı dairelerde… Alt kattaki dairede tek başına Madam Panayota yaşıyor. Madam Panayota tam 95 yaşında ve ölmeyi bekliyor. Ben ölünce evi yıkarsınız diyor; ev sahibi Ara Bey de vicdanlı ki, bekliyor işte…

    Ben yine düşünceli, yolların beni götürdüğü istikamette düşünüyorum. Amcam ve dayım ve diğerleri geliyor usuma… 20 Kur’a Nafia askerleri… 1941 yılında Nazilerin Yunanistan’ı işgal edip Türkiye sınırlarına dayanması gerekçe gösterilerek 1896-1913 doğumlular hatta 1924-1925 doğumlular dahi Milli Savunma Bakanlığının önerisiyle Nafia’nın yani Bayındırlık Vekâleti hizmetine alınmak için askere alındılar. Gerekçe Alman ordusu olmasına karşın sadece Hristiyan ve Yahudi halkı askere alınmıştı. Nedeni gayrimüslim halkın Nazilerin yanında 5. kol gibi davranacakları şüphesiydi.

    İstanbul başta olmak üzere, ülkenin tüm gayrimüslimleri silah verilmeden, üniforma olarak 1939 Erzincan depreminde Yunanistan’dan yardım olarak gönderilen çöpçü elbiseleri giydirilerek, sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen kamplara gönderilmişlerdi. Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırılmışlardı. En kötüsü, ‘gâvur askerler’ diye alay edilmişler, aşağılanmışlardı.

    Amcam Diran ve dayım Avedis, kahverengi asker elbiseleriyle, oradan oraya savrularak, yol yapımında tam 46 ay amelelik yapmışlardı. Amcam ben zaten sıvacı ustasıydım ve bu tür çalışmaya alışkındım, diyordu ya İstanbullu, İzmirli, Ankaralı diğer meslek erbapları, elleri nazik gençler… Biz işimizi erkenden bitirir yardım etmek isterdik ama bırakmazdılar. Neredeyse boğaz tokluğunun dâhi altında bir tayın veriliyordu. Mecburen asker olduğumuz anlaşılmasın diye potinleri çıkarıp çoraplarla bağa bahçeye dalıp yiyecek aşırırdık. Genç çocukların nasıl ağladığını, ölmek istediklerini anlatırdı.

    Hükümet gayrimüslimleri orduda görmek istemiyordu. Nitekim 1941’de yedek subay sınavlarında hiçbir gayrimüslim genç başarılı olmamıştı. 20 Kur’a İhtiyatlar ise ‘iç düşman’ paranoyasının zirvesiydi. Kimi gerçek, kimi söylenti pek çok olay yüzünden bu askerler imha edilmek üzere toplandıklarına inanmışlardı. Nasıl inanmasınlar, kazdıkları çukurların başında onlara nezaret eden çavuşları ‘bu çukurlar sizin mezarınız olacak!” diye bağırıyorlardı. Neyse ki o sırada Mareşal Fevzi Çakmak onları Savunma Vekâleti hizmetine alarak Temmuz 1942’de terhis ettirecekti. Ancak çok kısa süre sonra Varlık vergisiyle sınanıp tekrar Aşkale’ye gideceklerdi.

    Daha gidecek çok yolumuz, anlatacak acı hikâyelerimiz var, dinlerseniz…

     


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları