• Döviz Kurları
    Puan Durumu
    Zamane Hayatı

    Geçmiş yüzyıllarda, herhalde insanın kendine eş ararken karşısına çıkan seçenekler oldukça sınırlıydı; eğer kadınsanız, hiçbir seçim hakkınız olmayabilirdi. Ama şimdi, modern medya kültürünün varsayımlarına göre tüm eski engeller kaldırılmış ve insanın kendi ırk, yaş veya sosyal sınıfının ötesine yönelmesini engelleyecek hiçbir şey kalmamıştır. Seçim yapılacak saha çok büyüktür. Bu nedenle, metropollerde yaşayanların çoğu, bekâr arenasına kurnaz bir tüketici tavrıyla yaklaşır. Mesafeyi bir derece koruyarak, temkinli, kendisini yeni seçeneklere açık tutup, biraz da, her zaman bundan sonraki masada veya bir sonraki barda daha cazip veya daha uygun birilerinin bulunabileceğine inanarak.

    Ne denli çabalarlarsa çabalasınlar onlar, benliklerini, aşkın o tatlı çılgınlıklarına kaptıramayacak kadar sofistike insanlardır. Kendilerinin, olayın başından sonuna katı bir pragmatizm içinde ve garip bir şekilde, içten pazarlıklı davrandıklarının fark ederler.

    Alman sosyolog Georg Simmel, “On the Metropolis andMental Life” adlı makalesinde, şehirlilerin, şehrin süregelen kargaşasına bir anlam kazandırma çabasıyla nasıl aşırı rasyonel formlar geliştirdiklerine işaret eder. Fakat Simmel’in belirtmediği bir şey, bu insanların çoğu zaman her şeyi gereğinden fazla entelektüelleştirme eğilimine karşı şiddetli bir tepki gösterme ihtiyacı duymalarıdır. Belki de bu nedenle en blasé şehirliler bile, hâlâ romantik bir alınyazısının var olduğu inancını gizliden gizliye koynunda beslemekte: Bu insanlar Bay veya Bayan Doğru’yu bekliyorlar. Sanki ta derinlerde bir yerlerden hâlâ Kader’i çağırıyorlar, gelip kendilerini bu sonsuz alışverişten kurtarması için.

    Dante’nin zamanında toplumsal işlemler, hediye ve takas usulünün egemenliğindeydi. Fakat Rönesans’tan itibaren para, her zamankinden daha ayrımcı ve özel bir biçimde evrensel arabulucu olarak yerleşti topluma. Pek açıkça belli olmasa da para, şimdi de bizlerin olaylara bakış açımızı tamamen değiştirmektedir. Para her şeyi meta gibi görmemize, yani başka bir şey karşılığında değiş tokuş edilecek şeyler gibi düşünmemize sebep olur. Futbolcular, kanser ilaçları, çikolata ambalajı, yağlı boya resimler… Bütün bu şeylerin birbirinden ne kadar farklı olduğu hiç önemli değildir, her şeyi metaya dönüştüren sistem, bunların birbiriyle oranlı ve eşit olduğunu düşünmenizi sağlar.

    Romans bir hac ziyareti, yürünecek uzun bir yol, uzun bir deniz yolculuğudur. O, prensesin şatosuna giden yoldaki sık ormanda, içinden geçilmesi gereken dikenli çalılıklardır. O, bir aşk arayışıdır. Fakat bu öyle bir arayıştır ki aşkı ararken yaşananlar, aranan şeyin doğasını değiştirir. Romans arzuların eğitimidir. En karşılıksız aşk maceralarından bile alınacak dersler vardır. Sevdiğimizin yüzünde tek bir işaret veya canlanan izi arayıp, onun davranışlarına ilişkin kanıyı tekrardan düzenleyerek kafamızda küçük bir aşk entrikası yaratmaya çalışırken, küçük şeylerin önemini hatırlar, görünümün altında yatan gizli şeyleri anlarız.

    Aşk, dünyayı görmemizi sağlar veya neredeyse unuttuğumuz şeyleri hatırlatır. Stendhal için aşk, her şeyden önce yalnızlık demekti, aşkın bir öznellik haliydi; insanın kendi başına oynadığı bir oyundu. “Aşk,” der yazar, “kendisini, kendi ürettiği bir para ile ödüllendiren tek tutkudur.” Bir başka deyişle, bir alışveriş aracı haline gelmeden çok önce yapılan bir tür içsel simyacılıktır aşk.

    Stendhal özde bir fetişistti, bu nedenle romantik aşkın bitmez eziyet ve meşgalelerinden anormal bir zevk alıyordu. Onun açısından, insanın tutkuları karşılık görmese de veya mutlu sona erişilmese de, aşkta tatmin olmak ve mutluluk duymak pekâlâ mümkündü. Aslında, sevgililerin istediklerini elde etmedikleri zaman daha mutlu olabilecekleri fikriyle sürekli flört ediyordu o.  Gerçekten de, ‘On Love’ adlı kitabını okurken bazen, kendisini havalarda uçacak kadar heyecanlandıran tek şeyin, soğuk bir kontese uzaktan âşık olduğu dönemlerde, tahminen iki haftada bir, kadınla bir saat süren son derecede elektrikli bir konuşma yapmak olduğundan kuşkulandım.

    Bir dereceye kadar böyle iffetli zevkler, ona zorla kabul ettirilmiş de olabilir. 1819 yazında, Stendhal’in Mathilde’e karşı duyduğu tek yönlü aşk zirvelerde dolaşırken, Stendhal Milano’dan onca yolu kat edip, kadını iki oğlunu ziyarete gittiği, bir tepeye kurulu küçük Volterra kasabasına kadar takip etmeye karar verir. Kadınla beraber olmak arzusuyla gözü dönmüştür, ama kadının onun varlığından hoşnut olmayacağı ihtimaline karşı da hazırdır; giysilerini değiştirir, yeşil camlı bir güneş gözlüğü takar, kadının peşine takılmayı planlamıştır. Romantik edebiyat tarihinde en başarısız kılık değiştirme girişimlerinden biridir bu. Daha Volterra’da arabadan iner inmez Mathilda onu görür ve tanır; şu veya bu şekilde, aşk uğruna yaptığı kamuflaj ile sevgilisini kandıramaz, kadın öfkeden morarır. Kendisini takip etmeye kalkıştığı için adama yürekten içerler ve onu arkadaşlıktan ebediyen geri çekmekle tehdit eder.

    Öte yandan Stendhal, kadının zalimliği olarak yorumladığı davranışlarından dolayı kendini yaralanmış hisseder ve o da öfkelenmeye çalışır. Oldukça başarısızdır bu konuda da. Ancak sonunda geri adım atmak zorunda kalır ve bu dakikadan sonra Mathilde’e olan aşkı sadece mektuplaşma ve kibar konuşmalarla sürdürür.

    Bir daha asla aynı numarayı yapmayı denemez.


    Yorumlar



    Yazarın Son Yazıları