Ziya Halis, Türkiye sol, sosyal demokrasisinin önemli isimlerinden. Eski bakan ve milletvekili. Parti genel başkanı. Bir demokrat. DEP milletvekillerine yönelik Meclis darbesi sırasında kürsüye çıkıp dokunulmazlık fezlekeleriyle ilgi demokrasi ve özgürlükleri savunan güçlü bir ses.
Ziya Halis bir süredir bir grup demokrat siyasetçi ve aydının oluşturduğu Diyalog Grubu içinde faaliyet gösteriyor. Kendisiyle buluşup hem dokunulmazlıklar konusunu hem partilerin durumunu hem Diyalog Grubu’nun çalışmalarını sordum:

Ziya Halis… Bakanlık yapmış, daha doğrusu hayatı siyasetin içerisinde geçmiş birisi. Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz ve bize bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.
Rica ederim.
Biliyorsunuz dokunulmazlıklar ilgili geçici maddeler oylandı. Özellikle sosyal demokrat geçinen milletvekilleri, kendilerine yakın olması gereken milletvekillerini Meclis dışına çıkarmak için geçirilen yasalara “Evet” dedi ve dokunulmazlıklar kaldırıldı. Bu konuyu konuşmak istiyorum sizinle öncelikli olarak. Birinci sorum şu: Kılıçdaroğlu, “HDP’ye destek verenler bu partiden gitsin.” dedi. Sizce Kılıçdaroğlu ne yapmak istiyor?
Kılıçdaroğlu’nun ne yapmak istediğini anlamak gerçekten zor. Çünkü sözüyle yaptıkları arasında ciddi bir çelişkiye düşüyor. Daha bu dokunulmazlıklar ilk kez gündeme geldiğinde Kılıçdaroğlu bir televizyon programına çıkmıştı. “Bu anayasaya aykırı ama biz evet diyeceğiz.” demişti. Hatta “Anayasaya aykırı diye buna itiraz edilirse, bu karar bozulur” diye de eklemişti. Şimdi normalde bu bir hataydı aslında. Eğer anayasaya aykırı olduğunu düşünüyorsan ilkesel olarak “Müdahale etmeyeceğim” demek bir siyasetçi için hiç başvurulmaması gereken bir yoldur. Kılıçdaroğlu böyle bir yola başvurarak çok ciddi bir hata işledi. Ama süreç maalesef devam etti. MHP ve AKP’nin yoğun oyları, CHP’den de özellikle de Kılıçdaroğlu’nun bu sözüne dayanan bir kısım milletvekillerinin “Evet” oyu vererek oylamayı 367’nin üstüne çıkartıp referandumsuz bir şekilde meclisten geçmesini sağladılar. Ama şöyle bir umut her zaman bende vardı. Yapılan bu haksızlığa, yapılan bu antidemokratik anayasa değişikliğine karşı Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması mümkün olabilir diye düşünüyordum. Bunun için HDP’nin 60’a yakın milletvekili var. 50 civarında da CHP içerisinde anayasa değişikliğine razı olmayan değerli milletvekilleri var. Bunların desteği ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulabilir ve AYM’den bu dokunulmazlık kararı geri dönebilir. Fakat basında, Antalya’da girdikleri kamptan sonra çıkan haberlerden anlaşılıyor ki; Kılıçdaroğlu bu doğrultuda görüş bildiren milletvekillerine yasak koymuş durumda. “Eğer siz dokunulmazlıklarla ilgili imza desteği verirseniz ya HDP’ye gidersiniz ya da bağımsız politika yaparsınız.” diyor. Peki, milletvekillerinin özgür iradesine hele ki anayasa değişikliği konusunda set çekmek demokratım diyen bir insana yakışır mı? Böyle bir şeyi asla makul ve mantıklı karşılayamam. “Kılıçdaroğlu ne yapmak istiyor?” sorusunun cevabını ararken aklımıza birçok ihtimal geliyor. Birinci ihtimal, bu anayasa değişikliğine “Evet” dedi. Milletvekillerinin dokunulmazlık konusunda imza vermelerinden sonraki tablo karşısında AKP’nin, MHP’nin samimi olmadığı yönündeki eleştirilerinden korkmuş olabilir. İkinci ihtimal ise Kılıçdaroğlu da HDP’nin erimesini arzuluyor olabilir. Acaba HDP’yi kendisi için bir risk olarak mı görüyor? Ana muhalefet partisi konumuna geçmesinden mi korkuyor? Bence hangi şekilde düşünüyor olursa olsun, sosyal demokratım diyen siyasi bir öndere asla yakışmıyor. Dolayısıyla ben bu konunun tartışılmaya devam edeceğini düşünüyorum. Ben ve benim gibi düşünen insanlar, bu konunun Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Herhalde referandumdan da korkuyordu Kılıçdaroğlu. Öyle değil mi?
Kılıçdaroğlu 2010’da bir referanduma girdi. Şimdiye kadar sanıyorum 5 ya da 6 seçime girdi. Bu seçimlerin hepsinde AKP karşısında yenildi. Acaba 7. bir başarısızlıktan korktuğu için mi bunu yapıyor? Bir de biraz önce söylediğim gibi HDP’nin güçlenmesi, ana muhalefet partisi olması, CHP’den oy kapması düşüncesi mi egemen oluyor kafasında? Bunların hepsi birer ihtimaldir.
Sizce bu süreçten sonra HDP ne yapmalı?
Şimdi bence HDP öncelikle parlamento zeminini kullanmaya, değerlendirmeye devam etmelidir. Ama tahmin ediyorum ki, HDP içinde de bununla ilgili tartışmalar olacaktır. “Parlamento dışına çekilelim.” diyenler olacaktır. “Daha sivil olalım, bölgeye çekilelim.” diyenler olacaktır. Bütün bunlar söz konusu olabilir. Ama HDP bence Türkiye’de yeni bir siyasi çizgi, Türkiye partisi olma çizgisi ortaya koydu. Demokrasiyi, özgürlükleri içtenlikle savunan bir parti programına sahip. Dolayısıyla bu duruşunu hemen bu şekilde terk etmemelidir. HDP kendi seçtikleri milletvekillerinin parlamentoda olmasına tahammül edemeyen bir anlayışın egemen olduğunu görüyor ne yazık ki… Bunda haklılar. Ama haklılıklarını bir tarafa koymalı, bu haklarımızı nasıl koruyabiliriz? Nasıl daha güçlendirebiliriz diye düşünmeleri lazım. Bunun yolu da sivil siyasetin dışına çıkarak değil, onun içinde kalmaktır. Tabii ki bu, HDP’nin kendi organlarının bileceği bir şey. Onların bunu en iyi şekilde değerlendireceklerini düşünüyorum. Dokunulmazlıkların Anayasa Mahkemesi’ne, oradan da İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmesi gerek. Ayrıca bireysel başvurular yaparak bu konudaki çabalarını devam ettirmeleri lazım. Ama ondan sonrası için de ne yapacaklarına dair oturup karar vermeleri lazım. Yine tekrar ediyorum ki; benim fikrim sivil siyasete devam etmek üzere, her türlü baskıya rağmen parlamentonun içinde kalmaları gerektiğidir. Ben bölgeden birçok gencin ve kesimin HDP’ye artık bu parlamentoda sivil siyaset yaptırılmayacağına dair serzenişleri olduğunu tahmin ediyorum. Bunların da haklılık payı var ama onların yine de parlamento zeminini bırakmadan, demokratik siyaseti sürdürerek yol almaya çalışmalarının daha doğru ve daha sonuç alıcı olduğunu düşünüyorum.

Biraz da sizin faaliyetlerinizden bahsedelim. Kurduğunuz Diyalog Grubu’nu ve faaliyetlerini okurlarımıza anlatır mısınız?
Tabii. Şimdi bizim bu Diyalog Grubu’nda çok sayıda bakan, eski milletvekili, parti genel başkanı, kendini demokrat ve özgürlükçü gören, toplumsal sorunları karşılıklı konuşarak, diyalog yoluyla bu kitlenin içinde bulunduğu sorunları çözmeye çalışan bir grup arkadaşımız bulunuyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunların bu şekilde çözüleceğine inanıyoruz. Bu sorunlar saymakla bitmez. Her şeyden önce demokrasi sorunu var. Sonra Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yönden çözülmesi sorunu var. Diğer toplum kesimlerinin sosyal ve inançsal sorunları var. Ama temel sorun demokrasi ve Türkiye’yi yöneten iktidarın giderek otoriterleşmesi ve tek kişinin sözüyle Türkiye’yi yönetiyor olması meselesi var ki; bu demokrasi açısından kabul edilebilir değil. 22 Mayıs itibariyle AKP’nin kongresini gördük. Orada yeni seçilen genel başkan ve başbakan adayı söze başlarken “Bizim yolumuz Cumhurbaşkanı’nın yoludur” diyerek partiyi tamamen tarafsız olması gereken şahsın güdümüne sokma kararı almışlardır. Basın da bunları gördü tabii. Artık tek parti, tek şef dönemi diye tanımlandığı doğrudur. Bunlar Türkiye için çok tehlikeli ve kabul edilebilir konular değildir. İşte bu konular da dahil, diğer barışa dönük çabalar, tekrar müzakereye dönülmesi ve Kürt sorununun böyle çözülmesi ile ilgili bir gayret içindeyiz. Grubumuzda kimler var? Biraz da ondan bahsedeyim. Diyalog Grubu’nun dönem sözcüsü Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1999-2000 yılları arasında genel başkanlığını yapmış olan Altan Öymen. İnsan Hakları Savunucusu ve Eski Milletvekili Akın Birdal var. Eski Bakan Ali Haydar Konca var. Milletvekili ve parti yöneticisi Beyza Üstün var. Profesör doktor ve eski milletvekili Binnaz Toprak var. Uzmanlık alanı dış siyaset olan akademisyen ve yazar Cengiz Aktar var. Tabipler Odası Başkanı ve çok değerli sivil bir aktivist olan Gencay Gürsoy var. Eski Parti yöneticisi Gülseren Onanç, eski milletvekili Hasip Kaplan, eski milletvekili Hüsnü Okçuoğlu, eski genel başkan ve eski milletvekili Levent Tüzel, milletvekili Melda Onur, yazar Oya Baydar, Özgür Mumcu, İnsan Hakları Mahkemesi eski üyesi ve eski milletvekili Rıza Türmen, Profesör Rona Aybay, eski milletvekili Salman Kaya, Sebahat Tuncel, DİSK eski genel başkanı ve eski milletvekili Süleyman Çelebi, araştırmacı ve eski bakan, bir dönem CHP’de Altan Öymen’le birlikte genel sekreterlik görevini üstlenmiş olan değerli bir insan Tarhan Erdem, eski milletvekili ve ÖDP’nin eski genel başkanı Ufuk Uras ve sanatçı ve milletvekilliği yapmış olan arkadaşımız Zülfü Livaneli de bizimle birlikte. Bu grubumuz daha da genişleyecek aslında. Bugün de (Pazartesi) yine bizim bir toplantımız var. Bir araya gelip hem dokunulmazlıkları, hem de diğer konuları görüşeceğiz. Amacımız diyalog yoluyla sorunların çözümüne katkıda bulunmak.
Peki, bu grubun barışa dair umudu var mı? Türkiye’nin ihtiyacı olan barış konusunda bir umut var mı sizce?
Ben Türkiye’de barışa ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Bunun dışında başka bir yola, yönteme de razı değilim kendi adıma. Dolayısıyla barış ve demokrasiye kavuşmak umuttan öte bir ihtiyaçtır. Bunun için umutsuzluğa kapılıp herhangi bir şey yapmamak, bütün bu çalışmalarımızı askıya almak gibi bir düşüncemiz yoktur. Hayat devam ediyor. Her türlü zor koşulda, her türlü olumsuz şartlarda bile bizim bu demokrasi mücadelesini vermemiz lazım. Biz grup olarak herhangi bir siyasi beklenti içinde değiliz. Bizler tabir-i caizse unumuzu elemiş, eleğimizi asmışız. Yani siyasette yeniden aktif pozisyonlar kazanalım gibi bir derdimiz yok. Bize düşen misyon, sorunların çözümünde bir katalizör görevi yapabilmek. Bu sorunları, sorunun taraflarıyla konuşmak, doğruları ve yanlışları karşılıklı paylaşmak ve çözümü için çaba sarf etmektir. Türkiye’nin ayrıca ciddi bir demokrasi cephesine ihtiyaç var. Türkiye’de demokrasi giderek yerlerde sürünüyor, kaybolup gidiyor. Benzetmek gerekirse freni patlamış bir arabanın içindeyiz hepimiz. Böylece bir uçuruma doğru gidiyoruz. Bunun için sırt üstü yatmanın, “Biz ne yapsak da bir çözüme varılmaz” diye düşünerek, eli kolu bağlı durmanın yanlış olduğunu düşünüyoruz. Onun için katkı sunmaya devam edeceğiz. Mutlaka barış gelecektir, bundan hiç endişeniz olmasın. Bunun için de çok daha geniş bir demokrasi cephesinde, birçok insan, birçok platform, birçok blok bu konuda ayrı ayrı örgütlenmiş ve bu konuya katkı sunmak için çaba gösteriyor. Bizim buradaki bir diğer amacımız da bu farklı grupların bir araya gelip güçlerini birleştirerek, demokrasi cephesini güçlendirmelerini sağlamaktır. Buna da katkıda bulunmaya çalışacağız. Bütün bunları da diyalog yoluyla yapacağız. Bizim elimizdeki tek silahımız “diyalog”.
Biraz da AKP’yi konuşalım istiyorum. Geçtiğimiz pazar günü AKP’nin kongresi vardı. Sizce AKP nereye gidiyor?
Meseleye demokrasi, özgürlükler, katılım ve eşitsizlikler açısından bakarsak AKP’nin gittiği yer padişahlık, krallık, sultanlık yönetimine razı olan bir yapılanma. Ama bu yapılanmada önümüzdeki günlerde tökezleyeceklerini düşünüyorum. Yani hedeflerine varamayacaklar. Niye? Bir kere AKP, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı da olsa, onun liderliğinin dışına çıkmamak üzere, ona bağlılığını göstermek üzere yapılanmış durumda. Ama “Bu yapılanma onları düşündükleri hedefe götürebilir mi?” diye soruyorsanız, ben bu hedefe varamayacaklarını düşünüyorum. Çünkü konunun bir iç dinamiklerle çözülmesi boyutu var, bir de dış dinamiklerle çözülmesi boyutu var. AKP’nin dış dinamiklerle ilgili çok negatif bir politikasının olduğunu görüyoruz. Uyguladıkları Suriye, Irak ve İran politikası gibi… Bu konuda çok fazla yol alamayacaklarını düşünüyorum. Ayrıca Avrupa Birliği ülkeleri ve ABD ile de ciddi sorunlar yaşayacağını tahmin ediyorum. Dolayısıyla bu dış dinamikler, bu yolda başarılı olmaları yolunda ciddi bir engel. Ama esas sorun iç dinamiklerdir. Başta Kürt hareketi olmak üzere özgürlükçü kitleler demokrasi cephesini de oluşturarak, bunların varmak istediği sultanlık, padişahlık noktasına gelmesini engelleyecektir diye düşünüyorum. Ben buna yürekten inanıyorum. Ama bunun için tüm bu parametrelerin sonuç alması için çaba göstermemiz lazım. Biz de Diyalog Grubu olarak bu çabayı gösterenlerdeniz.
Sizin için çözüm süreci nasıl gelişebilir? Bu konuda neler yapılabilir?
Türkiye’de kan gövdeyi götürüyor. Gerçekten çok acı veren bir durum. Kürt sorunu konusunda AKP, çok büyük hatalar yapıyor. Kuzey Suriye’de Rojava’daki hareketlere karşı çok negatif bir duruşu var. Oradaki insanların yerelde kazandıkları kendilerini yönetme yetkilerini imha etmeye çalışıyor, yok sayıyor. Kuzey Irak’taki Kürtler’in varlığından Barzani’nin başkanlığındaki bölge hükümetinin de çok memnun olmadığı, onlarla çok iyi ilişkiler içinde gibi görünse de söylemlerinden anlaşılıyor. Türkiye’deki Kürtlere de tam bir savaş açılmış durumda. Dağda tek bir kişi kalmayacak şekilde herkesi temizleyinceye kadar bu mücadele devam edecek mantığı içindeler. Ondan sonra da “Kürt kardeşlerim” diyor, “Bizim Kürtlerle bir sorunumuz yok” diyor. Bir yandan Kürtlerin kendi meşruiyetleri için verdikleri mücadeleye karşı duracaksın, onları ezmeye bastırmaya çalışacaksın; bir yandan da böyle diyeceksin. Gerçekten rakamlar doğru ise 7 Haziran’dan sonra 5 bin, 6 bin insanın öldüğü anlaşılıyor. Büyük bir savaşta ancak bu kadar kayıp verilebilir. Ama geldiği nokta, biz bu işi sonuna kadar sürdüreceğiz noktasıdır. Ancak ben kendi adıma bunu daha fazla sürdürebileceğini zannetmiyorum. Mutlaka demokrasi güçlerinin de müdahalesi ve direnişiyle bu yoldan vazgeçip, çözüm sürecine, tekrar masaya dönecektir. Kısa vadede bu olmayabilir ama orta vadede bu noktaya gelineceğini düşünüyorum. Tabii bu arada çok can kaybı olacak, çok kan dökülmüş olacak. Üzüntümüz bu sebeptendir. Yoksa birgün mutlaka Kürtlerle bir araya gelip, onların sorunlarını demokratik yoldan çözme noktasına gelinecektir diye düşünüyorum.
Çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim








